1789’dan Günümüz Dünyasına ”Merhaba”

Yıl: 1789
Yer: Fransa-Paris
Aydınlanma filozofları tarafından, halkın derin köklerine serpilen fikirsel düşünce tohumları nihayet zarını kırmış, zayıf yapraklarını göğe uzatarak, toprağın derinliklerine kök salmak için boy vermeye başarmıştı. Çürümeye ve sefalete terk edilen ruhların derinliklerinde bir kıvılcım peyda oluvermişti. Bu kıvılcım zamanla biraz daha büyüyecek, palazlanacak ve umut vaat eden, geleceği aydınlatan ”Özgürlük” alevine dönüşecekti.

Paris’in çamurlu ve lağım kokan sokaklarında değişim rüzgarları esiyordu. Halk, kendilerini ve şehri terk ederek, şatafatlı sarayında lüks bir hayat yaşayan kralı yeniden Paris’te görmek istiyordu. Altın varaklı saray duvarlarından aşındırılan ağır vergi kanunları, karanlığa boğulmuş derin suları yavaş yavaş ısıtmaya başlamıştı. İnsanlar; açlıktan ölüyor, hamile kadınlar yetersiz beslenme ve olumsuz sağlık koşullarından mütevellit çocuklarını düşürüyor, yetersiz gıda yüzünden Paris evlerinin ocaklarında kaynayan tencerelerin içinde yakalanan fareler kaynatılıyordu.

İnsanlık dışı bir sefalete ve açlığa mahkum edilen Fransız halkı, av köşkünden bozma sarayın gösterişli balo salonlarının zenginliğine inandırılarak susturulmaya ve kandırılmaya çalışılıyordu. Bir zamanlar: ”Güneş İmparatorluğunun İmparatoru” olarak insanlara ve tüm dünyaya adını duyuran Fransa İmparatoru, kendi halkına dahi Tanrı’nın muazzam yaratma gücünden doğan gerçek aydınlığın merkezini unutturmuş ve basit bir Ademoğlu olarak kendi varlığını ”Güneş” olarak betimleyerek halkını karanlığa mahkum etmişti. Ne yazık ki bir zamanların o parlak güneş ışınları artık kendi halkının gönlünü ısıtmaya yetmiyordu.


Dönemin; köklü krallıklarını, imparatorluklarını ve dahi gelecek çağları etkisi altına alacak bir ”Sosyal Devrim” rüzgarı esiyordu. İnsanların dudaklarında ve sokak aralarında fısıltılar halinde tekrar edilen ”özgürlük” ifadesi, artık korkusuzca haykırılmaya, yazılmaya ve hatta marşlar halinde bestelenmeye başlamıştı. Tanrı’nın ilim ve irfan tohumları yeniden yeşermiş ve yine Tanrı’nın vefakar kulları bir Ademoğlunun kaleminden çıkma tüm kuralları alt üst etmek için harekete geçmişti.


Günlerden: 14 Temmuz
Havaya ağır bir barut kokusu hakimdi… Fransa’nın kara lekesi Bastille hapishanesi susmak istemeyen halk tarafından basılmış ve ele geçirilmişti. Sokaklarda ve caddelerde kurumaya yüz tutmuş insan kanları, Bastille burçlarında ise ”özgürlük ve cumhuriyet” diye haykıran halk yığınları görülüyordu. Uzun yıllardır; ezilen, sömürülen, atıl görülen insanlık, ”Güneş İmparatorluğuna” baş kaldırmış ve asıl yetki sahibinin kim olduğunu yeniden hatırlatmıştı.

14 Temmuz’u izleyen diğer günlerin sonunda yapılan bir çok ateşli siyasi konuşmalar, yayımlanan manifestolar ve kanlı çatışmaların neticesinde nihayet ipek kumaşlara sarılı kral, kuş tüyü ile bezenmiş sıcak yatağından kaldırılıp, yargılanmak ve hesap vermek için halkın huzuruna getirilmişti. Yargılama süresi boyunca bir kral olduğu unutulmamış ve soylu kanına hürmeten misafir edilmiş, ancak cezası kanlı bir infaz ile gerçekleşmişti.

Çok uzun yıllar boyunca sefalete ve ağır vergi yüklerine mahkum edilen halkın tüm bunların sorumlusu olan kraldan intikamını alması ise yalnızca bir kaç saniye sürmüştü. İdam sehpasına tırmandığında, üzerinde uzayıp giden giyotini gören kralın dudaklarından, -ben sizin babanızım, halkım…, kelimeleri süzülmüştü. Artık sesi eskisi kadar neşeli ve mağrur değildi. Roller değişmiş ve sahne ışıkları kendi halkının üzerinde parlıyordu. Yüzlerini ve seslerini unuttuğu halkının gözlerine son bir kez baktı. Merhamet yok…
Olmamalıydı da!

Bir kaç saniye sonra giyotinin hemen öbür tarafında bulunan hasır sepete bir baş yuvarlanıvermişti. Yanaklarında ve saçlarında kendi kanının izleri, açık giden gözlerinin içinde ise hiç beklemediği bu hazin sonun şaşkın ve donuk ifadesi vardı. Kral, idam edilmiş, mutlak monarşi ise köklerine aldığı ağır bir darbe ile yıkılmıştı. Herkes biraz şaşkın, biraz donuk, hala biraz öfkeliydi… Etraf sessizleşmişti. Öyle ya, dallara tüneyen kuşlar bile tarihe atılan bu altın imzaya sessizce şahit oluyordu. Bir zaman sonra kalabalığın içinden, kulaklarda top mermisi gibi patlayan o sözcükleri duyuluverdi:

Yaşasın Cumhuriyet!

Yıl: 2021
Yer: Dünya ülkeleri
Bir yanda: Yaşam standartlarını iyileştirmek, yasa ve kanunlar çıkararak herkese eşit adaleti sağlamak, mevcut altyapıyı iyileştirerek refah düzeyini arttırmak, bir toplumu oluşturan kültürel ve manevi mirası korumak için yine halk tarafından seçilmiş devlet adamları.

Bir yanda: Tanrı tarafından yeryüzüne indirilen ve bildirilen, ilahi bilgileri, doğru ve güvenilir bir şekilde halka öğreterek, toplumun manevi yapısını korumakla görevli ruhban sınıfı.

Bir yanda: İçinde yaşadıkları topluma iş gücü sağlayarak, toplum ve devlet yapılanmasının metal çark dişleri görevini üstlenerek iş gücü, iş kolu, istihdam sağlamakla yükümlü iş adamları.

Bir yanda ise: Halk…

Akıp geçen yüzyılların sonunda, içinde bulunduğumuz şu 21.yy’da görüyoruz ki; giyotinin keskin bıçağı altında son bulan ”mutlak monarşi” kavramı, günümüzde isim ve şekil değiştirerek yeniden karşımıza çıkmaktadır. Lanetlenen ve kötülenen kast sistemi, sistem ve yöntem değişikliğine gidilerek, daha süslü ve lezzetli bir tabak halinde ”modernize” edilerek halkın önüne yeniden sunulmaktadır.

”Devlet” kurumunu oluşturan halk, süslü vaatler ve küçük oyuncaklar ile kandırılarak, belli sınırların içerisinde tutsak edilmiş; sorgulama, hesap sorma ve yargılama hakları elinden alınarak, tekel bir yönetim sisteminin kölesi haline getirilmiş vaziyettedir. Devleti oluşturan halkın temsilcisi olan hükümetler, zamanla toplumun reel yapısından bağını kopararak zenginleşmiş, ”ben” merkeziyetçilik algısına bürünmüş ve kendilerine kısmi olarak teslim edilen kırmızı makam koltuklarını sırtlanarak fil dişi kulelerine çekilmişlerdir.

Geçen yüzyıllarda olduğu gibi ruhban sınıfı, her zamanki gibi yine bu yüzyıl içerisinde de ”mağdur” edebiyatı adı altında, halkı tanrının esas yolunda yürümekten alıkoyarak, kendi tarikat kollarına ve yollarına mensup edip, kendilerine bağımlı milisler yetiştirme yolunu tercih etmektedir. Öyle ki; koskoca bir çağı ”orta çağ karanlığı” olarak adlandırılmasını sağlayan yegane yapılanma ve körelmiş sistem, din adamları ve ruhban sınıfı tarafından güdülen siyasi söylemler, baskılar ve egoizmin tutsaklığıdır. Her türlü zenginlikten mahrum bırakılmış olan halk, karanlık bir çağın belirsizliği içinde yaşam mücadelesi veriyor iken din adamları; altın kadehler eşliğinde şaraplarını yudumluyor, halka ise sahip oldukları kısıtlı nimetler adına şükretmeleri konusunda vaazlar veriyordu. Her dinin doğasında bulunan bir kavram olan ”şehitlik” makamını öven din adamlarının, en yakın noktaya bile peşlerinde yirmi yakın koruma ile seyahat ediyor olması, sizce de çok ironik bir davranış değil mi?

Çıkarları doğrultusunda, ideolojik düşünceleri anlık olarak değişen ve seçilmiş olan hükümete yandaş olarak emekçilere karşı saf tutan burjuva sınıfı, geçmişte de olduğu gibi günümüzde de, sahip oldukları mal varlıkları ve güçleri ile yetinmeyerek, her zaman daha fazlasını, daha gösterişlisini talep etmeye devam etmektedir. Asgari ücrete tabii tutulan emekçi sınıfının yanında, her türlü vergi yapılanmasına gidilerek yükleri hafifletilen, gelecekleri ve servetleri için yolları temizlenen, hammadde ve sermaye kolaylığı sağlanan nedense her zaman için iş adamları/burjuva sınıfını olmaktadır. Objektif olarak incelediğimizde, sefalete mahkum edilen emekçi toplumdan daha çok ağlayan ve sızlayan yine onlar karşımıza çıkmaktadır. Güç, günümüzde de eşit olarak paylaşılmaktan ziyade, güçlünün tarafında yer almaktadır.

Bugün; adaleti ve barışı sağlamak için hükümetlerin adım attığı her kara parçasında, emsali görülmemiş bir sefalet ve kıtlık söz konusudur. ”Adalet ve barış” kavramları, yalnızca büyük toplantı meclislerinin, devasa kubbelerinde yankılanan basit cümleler olarak anlamını korumaktadır. ”Özgürlük” kavramı ise yalnızca belli bir statüye sahip bireylerin sahip olduğu, onursal bir madalyon görevini üstlenmektedir. Eğer zengin değilseniz, mevcut yönetimin ideolojik düşüncelerini savunmuyor ve uygulamıyorsanız, keskin hatlara sahip bir dini görüşünüz yoksa ve bir de ruhban sınıfını eleştiriyor, sorguluyor ve yargılıyorsanız, emeklerinizin karşılığı olarak tarafınıza yapılan ödemelerin iyileştirilmesini, sosyal hak kazanımlarınızın geri verilmesini talep ediyorsanız, her şeyden öte mutlak ve değişmez kaide olan adalet kavramının, herkese eşit ve düzeyli şekilde uygulanmasını talep ediyorsanız, şunu bilmelisiniz ki sizler; birer faşist, komünist hatta ve hatta terörist ilan edilebilirsiniz.

Toplum, sistematik bir yapılanma olarak inanılmaz bir fanatizm kısır döngüsünün içerisine sürüklenmiştir. İdeolojik çekişmeler, fikir ayrılıkları ve bu ayrılıkların neticesinde doğan çatışmalar ve savaşlar yaşanmıştır. İlk görevi halkı korumak olan ”kolluk kuvvetleri”, ben merkeziyetçilik bir sistemin yakın koruması haline getirilerek, silahını ve sahip olduğu gücü halka doğrultması sağlanmıştır. Fanatizmin neticesinde, aynı havayı soluyan, tek bir sınır içerisinde aynı kültürüler mirası paylaşan toplum, adeta ”küçük bölgesel yönetimlere” ayrılmıştır.

Pazardan aldığımız sebzeleri sınıflandırarak ve birbirinden ayrıştırarak buzdolabında muhafaza edebiliriz. Çünkü biliriz ki her sebzenin saklama koşulu ve bozulma süresi birbirinden farklıdır. Ancak toplumu meydana getiren insanları birbirinden ayrıştırmak, ötekileştirmek, dışlamak ve saf dışı bırakmak oldukça bencil ve tehlikeli bir siyasi politikadır. Aynı ülke sınırları dahilinde yaşayan bireyleri; sınıfsal farklılıklar, imkanlar, yaşam standartları, ideolojik görüşler, cinsiyetler ve tercihler konusunda gruplara ayırmak ”orta çağ” süresi boyunca süregelen karanlığın ve bağnazlığın devamı niteliğindedir. Halk tarafından temelleri atılan ve oluşturulan ”devlet” kurumunun yegane görevi ayrıştırmaktan ziyade, toplumu bir arada tutmak ve adaleti sağlamaktır. Kendi toplumunu dışlayan, ezen ve sömüren hiç bir kuram/kurum, halkının nazarında payidar kalmaya muktedir değildir.

Eski çağlarda yaşanan bir çok sosyal devrim, dönemin aydınlık düşüncelere sahip filozofları ve fikir adamlarının sayesinde vuku bulmuştur. O dönemlerde yazılan her metin, halkın nazarında karşılığını buluyor, yorumlanıyor ve geliştirilerek, meydanlarda yüksek sesli bir şekilde dile getiriliyordu. Toplum; bilgiye aç, öğrenmeye istekli ve kendini geliştirmek için her fırsatı değerlendirme çabası gayreti içerisindeydi. Sohbet meclisleri kurularak, ”Her şey nasıl daha mükemmel olabilir?” sorusu çatısı altında cevaplar üretiliyor, aydınlar ve filozoflar düşüncelerini özgürce ifade edebiliyordu. Günümüzde ”parazit” olarak adlandırılan farklı sesler, o dönemlerde halkın nazarında, -acaba ne demek istiyor, nasıl bir fikir ortaya atıyor, denilerek kaideye alınarak dikkatle dinleniyordu. Kitaplar basılıyor, dergiler ise elden ele dolaştırılıyordu. Toplum, değişik iksirlere maruz bırakılmadan, bir kare içerisinde sunulan sahte hayatlara aldanarak büyülenmemiş ve kafatasının içinde taşıdığı beynini kullanarak, sorgulama yetisini kaybetmemişti. Her şey sorgulanıyor, sorgulanamasa bile bir vicdan muhakemesi ile sessizce yargılanabiliyordu. Yani anlayacağınız; güneşin taze ışınlarına ihtiyaç duyuluyordu… Son model markalara değil.

Halkın; fanatizme köle olmadığı, adaletin keskin kılıcının, kişiye ve kişilere göre bilenmediği, özgür düşüncelerin karanlığa mahkum edilmediği, aydınların ve düşünürlerin susturulmadığı, din olgusunun, tarikatların ve bir takım oluşumların ellerinde tekelleşmediği, dünyanın çeşitli nimetlerinin yalnızca burjuva sınıfının mutfağını süslemediği, adil bir dünya düzeni hayali içinde son buluyor insanların hayatları. Hem de öyle pamuklara sarılmış, rahat bir ölüm döşeğinin rahatlığında değil! Fabrika ve sokak köşelerinde, emeğinin tam karşılığını alamadığı halde, soğuk ve gri bir gökyüzünün, soluk ve renksiz çatısı altında solup gidiyor hayatlar. Ne zaman ki biri çıkıp, -Kral çıplak, diye haykıracak olsa, ne zaman ki sistem veya sistemler sorgulanacak olsa, ne zaman ki biraz daha ”özgürlük” istenilecek olsa, derhal tepeden inme bir balyoz eşliğinde her şey susturuluyor ve izi siliniyor. Günümüzde insan hayatı; ecele teslim olup son bulmaktan ziyade, sistemin çarkları arasında ezilerek kuruyup gitmektedir.

Bugün; ülkelerin uygulamış olduğu demokrasi ve insanlara sunmuş olduğu özgürlük algısı yalnızca modernize edilmiş, güncel ve ışıltılı bir kölelik sisteminden başka bir şey değildir. Her gün birileri çıkarak halka; daha çok şükretmeleri, daha çok çalışmaları, daha çok susmaları ve daha çok itaatkar olmaları gerektiği konusunda sayfalarca demeçler veriyor. İş gücü, yardım, vergi, sadakat ve bağlılık yalnızca halktan bekleniyor. Piramidin bir üst tabakasına çıkıldığında aslında görüyoruz ki; adalet kavramı şelale misali tepeden aşağıya aktığı halde zemine ulaştığında buhar olup yeniden göğe karışıyor. Eğer ki; biraz ekmeğimiz, biraz çorbamız ve bir kaç zeytinimiz var ise, bizim emeklerimiz sayesinde kuş sütü eksik olmayan sofraların varlığını sorgulamaktan imtina ediyoruz.

Ahşap veya mermer kürsülere çıkan akıl hocalarımız, önlerinde itina ile hazırlanmış metinlere bakarak bizlere; geleceğin parlak günlerinden, güçlenen adalet olgusundan, özgürlükten ve bağımsızlıktan bahsediyorlar. Her türlü ayrımcılığa karşı olduklarını ve toplum içerisinde herkesin eşit olduğunu bağırarak halka arz ediyorlar.

Dünya barışını ve milletlerini korumak için kurulmuş olan Birleşmiş Milletler cemiyeti; insan hakları konusunda süslü manifestolar açıklıyor, her bireyin; doğma, yaşama ve huzurlu bir ölüm hakkına sahip olduğu konusunda bildirimler yayınlıyor, dünyanın muhtelif köşelerinde kırılmakta olan insanlar için yardım kampanyaları başlatıyor. BM cemiyetinin üyesi olan bazı ülkelerin, kıtlık ve yoksulluk ile savaşan o ülkelerin sebebi olması gerçeği ise gerçekten de taktir edilesi bir iki yüzlülükten başka bir şey değildir.

Afrika ülkelerinde su kıtlığı ile mücadele etmek için çamurlu dere yataklarından su içmek zorunda kalan halk adına muhtelif din adamları, parmaklarında milyonluk yüzükler, altlarında son model makam araçları, banka hesaplarında milyon dolarları ile onlar adına Tanrı’ya yakarıyor, dua ediyor ve inananlardan yardım parası topluyor. Biliyoruz ki bugün sadece Vatikan’ın sahip olduğu servet tüm Afrika halkına eşit olarak bölüştürülse kıta üzerindeki yoksulluk kavramı tamamen ortadan kalkacaktır. Vatikan’ın temsil ettiği Hz. İsa havarilerine dönüp, -gidin ve karanlığa boğulmuş olanlara yardım edin. Tanrı’nın adaletini yeryüzüne dağıtın, dediğinde o zamanlar henüz; Vatikan inşa edilmemiş, şaraplar altın kadehlere doldurulmamıştı.

Hz. Muhammed veda hutbesi konuşmasını yaptığı esnada henüz; Arap emirleri ve şeyhleri hortlamamış, kutsal toprakların arazileri oteller zincirine dönüştürülmemiş, Müslüman ülkeler sefalete ve savaşa mahkum edilerek terk edilmemiş, yoksulluğun yalnızca Allah’tan geldiği söylenerek, insanların şükredilmesi söylenip, din adamları tarafından zengin sofralar kurulmamış, peygamberin sade ve gösterişsiz hayatı övülürken, bileklere milyon dolarlık saatler takılmamış, dini metinlerin derin ve ruhani anlamlarından ”kız çocuklarının” kaç yaşında evlendirilmesi gerektiği konusu tartışılmamıştı.

Görüyoruz ki köklerine balta vurulan; feodal düzenlerin ve mutlak monarşilerin ruhları asla yok olmamış, halk her zaman ki gibi; yalnızca sömürülmesi, hayattan soyutlanması, kırbaçlanması, çalıştırılması gereken, basit ve aşağılık bir mahlukat olarak görülmekten öteye bir arpa boyu gidememiştir. Tüm devrimler ve isyanlar yalnızca döneminin sosyal devrimleri olarak kalmış, bir miras olarak aktarılan bazı olgular ve kavramlar, sessizce ve fütursuzca sisteme dahil edilerek el değiştirmiş ve yeniden o kokuşmuş düzenin temelleri atılarak, halk bu düzenin bir kuklası haline getirilmiştir. Tanrı’nın nazarında eşit olarak yaratılan tüm insanoğlu, sahip olduğu makam/mevki doğrultusunda, eline geçirdiği gücü kullanarak, kendinden daha zayıf ve aşağı gördüğü kişilere tu kaka demekten daha fazla kendini geliştirememiştir.

İnsan hakları konusunda parmak ile gösterilen muhasır medeniyetler kumpanyası oyuncaları olan Avrupa ülkelerinin gerçek yüzü; Afrika’da, çikolata ağacı çiftliklerinde çalışan yerli halkın, hayatları boyunca çikolata yemedikleri, hatta çikolatanın ne olduğuna dair bir fikir sahibi dahi olmadıkları gerçeği ile gün yüzüne tüm şeytani görüntüsü ile çıkmaktadır.

Dönüp baktığımızda; aslında hiç bir şeyin değişmemiş, değişiyormuş gibi bir algı oluşturularak tekelciliğin; gösterişli ve çok oyunculu bir sahne üstünde sergilenen oyunundan ibaret olduğunu rahatlıkla fark edebiliyoruz. Şimdilerde ”yeni dünya düzeninden” bahsedilmekte ve insanlar bu yeni düzenin sistemik bir kuklası olarak yetiştirilmektedir. Gelişen teknoloji ile kişisel alanlar daralmakta, mahremiyet duygusu hiçe sayılmakta, temel hak ve özgürlükler ise kulak arkası edilerek, herkesin bu oyunun bir parçası olması sağlanmaktadır.

Evet… Bir şeyler değişiyor. Birileri, bir şeyleri kendi oyunlarının kurallarına göre değiştiriyor, yazıyor ve biçiyor. Her gün biraz daha tutsak edilmiş halde açıyoruz gözlerimiziz hayata. Her gün biraz daha fakir ve yoksul. Her şeye rağmen TV kanallarına baktığımızda bizim iyiliğimiz için; kavga eden siyasileri, dua eden din adamlarını izliyor ve görüyoruz. Uyuşturulmuş olan algılarımızı uyandırmak yerine, toplumsal gücümüzü hiçe sayarak ve fark etmeyerek biraz daha itaat ediyor ve karanlığa korkusuzca bir adım daha atıyoruz.

Bu günlerin aydınlık yarınları için; dökülen kanları, verilen savaşları, mücadeleleri ve kendi geleceklerini hiçe sayarak gerçekleştirilen toplumsal devrimleri, sosyal medyaların ışıltılı dünyası adına acımasızca hiçe sayıyoruz.

Öyle ki:
Kast sisteminden kurtulduğunu düşünerek özgür olduğunu sanan, ancak çalıştığı çiftlikte, yetiştirdiği ağacın meyvesinin ne için kullanıldığını dahi bilmeyen bir Afrika yerlisinin yabani duyguları içerisinde evrimleşen, toplumsal bir yapılanmanın parçası halindeyiz adeta.

İnsanlık olarak dönüp arkamıza baktığımızda, karanlık çağlara son vererek ”Rönesans” gibi çağlara kapı araladığımızı, istediğimizde ”mutlak monarşilere” bile son verdiğimizi, her şeyi daha anlamlı ve güzel kılmak için mücadeleler verdiğimizi, korkusuzca yazdığımızı, okuduğumuzu, söylediğimizi görüyoruz.

Onlarda bunu biliyor ve bildikleri için daha katı ve acımasız sistemler geliştiriyorlar. Çünkü korkuyorlar.
Korktuklarını biliyoruz.

Toplumu oluşturan bireyler olarak: Ya daha aydınlık günlere; ”Merhaba”, diyeceğiz…
Ya da: Nice güzel masallar ile uyutulmaya devam edeceğiz.

Bunun nihai kararını verecek olanlar sistemin yöneticileri değil!
Halk olan bizlerizdir…

Rasim Dahiloğlu

1789’dan Günümüz Dünyasına ”Merhaba”” için 2 yorum

Kendininkini ekle

  1. Zaman değişiyor, düzenler gelişiyor ama güç merkezli siyasal ve sosyal anlayışlar bir türlü değişmiyor. İşleyen tek bir sosyal yada var o da tarihin Adem’den beri sürekli tekerrür etmesidir. Eğer ibret alınsa tekerrür mü ederdi tarih der Akif. Bu güzel ve özgün analizler içeren muhteşem yazının geçmişten günümüze önemli bir hakikati işaretlediği muhakkaktır. Yazarı tebrik ediyor kalemin ve kelamı hakkını ustaca verdiği için sonsuz teşekkür ediyorum.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: