ÜÇ ELMA

RAB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, “Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?” diye sordu. Kadın, “Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz” diye yanıtladı, ”Ama Tanrı, ‘Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz’ dedi.” Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz” dedi, “Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.” Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi. İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar…
Kutsal Kitap/3:1 Günahın ve acı çekmenin başlangıcı

Gökten üç elma düştü…
Biri Havva’nın avuçlarına, öteki Isaac Newton’un başına, diğeri toprağa. Üç küçük elma…

Bir elma üzerinden tüm insanlık tarihinin incelemesini yapabilir miyiz? Elbet tabi ki… Sayfalarca, destan yazarcasına, uzun uzadıya makaleler yazmak niyetinde değilsek eğer, sözünü ettiğimiz basit bir elma üzerinden ”İnsanlığın Kısa Öyküsü” hakkında ufak çaplı bir fikir sahibi olabiliriz en azından. Tek yapmamız gereken önce elimize bir elma alıp, her şeyi, en başından itibaren sorgulamak…

Sorgulamaya evrenin başlangıç noktasından başlayalım. Kaba taslak veriler kullanarak bilimin evrene bakış açısına baktığımızda; en son nokta olarak büyük patlama teorisini örnek gösterebiliriz. Peki nedir bu ”Büyük patlama teorisi.” Büyük Patlama teorisi bizlere; evrenin geçmişteki belirli bir zamanda sıcak ve yoğun bir başlangıç durumundan itibaren genişlemiş ve hala genişliyor olduğunu söylemektedir. Yani her şey biranda oldu ve patlama sonucunda evren savrulmaya ve genişlemeye başladı. Burada dikkatinizi çeken bir şey oldu mu? ”Yoğun bir başlangıç noktası…” cümlesi. Yani tekillik… Her şeyin bir noktada birikmiş ve yoğunlaşmış olması gerçeği… Sözü edilen bu tekilliğin öncesi bilinmiyor. Karanlık… İnsan zihninin ulaşabildiği en son nokta işte sözünü ettiğimiz o tekillik hali. Bilimsel olarak ”İnsanlığın Kısa Öyküsü” hakkındaki bu bilgi şimdilik bize bu kadar yeter. Bunu cebimize koyalım, bir kenara yazalım.

Şimdi bir de her şeyi RAB Tanrı’nın ağzından dinleyelim…
Dinler tarihinde sözünü ettiğimiz tüm her şey, yani tüm bu muazzam evren tek bir noktada, Tanrı’nın iki dudağı arasında, bir emrin neticesinde oluşmak için hazır halde bekliyordu. Bildiğimiz tüm insanlık tarihi ve tabi ki evren, Tanrı’nın: ”Ol”, emri ile şekillenmeye başladı… Bu bilgi, bizi her şeyin başlangıç noktası olarak tek bir noktaya götürüyor, o da; tüm gücün, maddenin ve potansiyelin tek bir noktada toplandığı: Tanrı, algısına. Yani: ”Tek” olana… Yani ”Tekil” olana…

Tüm evreni; tanımaya, algılamaya, çözümlemeye çalışan, bir çağ açıp, bir çağ kapatan, imparatorluklar yönetip, krallıklar deviren, sayısız katliamlar, soykırımlar, savaşlar, devrimler yapan, kendisini her şeyin üstünde görüp, benliğini; en gelişmiş, en zeki olarak tanımlayan ” insanoğlunun” sahip olduğu; algılarının ve hayallerinin çok ötesini kapsayan, muazzam bir güçten bahsediyoruz. Bunu algılayabilecek yetilere henüz sahip değiliz. Tekil olan Tanrı’nın ”Ol” emrinden daha geriye gitmemiz, bizim gibi ilkel ve kısıtlı yetilere sahip canlılar için şimdilik imkansız.

”İnsan” tarih sayfasına çıktığı günden bu yana her şeyi anlamak, anlamlandırmak ve tanımak için çok çaba sarf etti. Bir değil binlerce sebep-sonuç ilişkisi kurdu. Kimi olaylara mantığı ve deneyimleri ile birlikte anlamlandırarak, kendi gelişim sürecine katkı sağladı. Peki ya anlayamadığı olaylara karşı tepkisi ne oldu?
Şimşekler çakıp, gök yarıldığı zaman korktuğunda ne düşündü? Psikoloji terimi henüz bilinmiyor iken geçirdiği ruhsal bunalımları ne olarak tanımladı? Bir orman yangını ile karşılaştığı zaman içinde hissettiği o yok olma korkusuna nasıl bir anlam kazandırdı? Firavundan kaçan halk, Musa peygamberin peşinden Kızıldeniz’e geldiğinde, deniz ortadan ikiye yarıldığı zaman mı acaba Musa peygamberin ilahi gücünü kabul etti? Ya da o zamanın, zorlu şartları altında yaşayan halkın herhangi bir mucizeye inanmaya ihtiyacı mı vardı acaba?

Ben, peygamberlerin; dönemin ve bulundukları çağın en zeki hatta ileri zeka düzeyine sahip insanlar olduğuna inanıyorum. Sözünü ettiğimiz dönemler genel olarak ”cahiliye” dönemi olarak adlandırılmaktadır. Cahiliye dönemi gibi bir devirde, yani; putların ilahlaştırıldığı, kız çocuklarının diri diri gömüldüğü, kadınların bırakın ikinci sınıf, insan yerine bile konulmadığı bir dönemde, peygamberler tarih sayfasında ilk yenilikçi ve devrimci adımları atanlar olmuşlardır. Her elçi kendi döneminde; eşitlik, adalet, tevazu ve sadelik gibi bir çok fikri akımı öne sürerek toplumu o yönde eğitmeye çabalamış, adım atmış ve bu uğurda bazıları canlarından bile olmuştur. Peki ya biz… Yani doğruyu görmek, anlamak, algılamak istemeyen biz garip canlılar olan insanoğlu… Neden her defasında, doğru ve dürüst biri olmak için hep daha fazla mucizeye ihtiyaç duyduk? Bir elçi yetmez iki olsun, iki yetmez üç. olsun, üç bizi kesmedi dört olsun…
Dinler tarih açısından incelediğimizde kendini mükemmel sanan insanoğlunun en basit ve yavan kusurlarını düzeltmek için toplam 224 bin peygamber gönderildiğini görüyoruz. Hani ilkokul sıralarında hocalarımız bize sorardı, -eğer anlamadıysanız bir kez daha anlatayım, diye. Neyi anlamamış olabiliriz ki? Tanrı neden bizlere 224 bin peygamber gönderme gereği duydu? Neyi yanlış yaptık? Neyi fark edemedik…

Emin Çapa bir konuşmasında: Tüm organlarımız korunması için bir koruyucu sistem ile sarıp sarmalanmıştır. Mesela kalbimiz ve akciğerlerimiz göğüs kafesi, dilimiz ise dişlerimizin arkasında korunmaktadır. Ama öyle bir organımız var ki o tüm organlardan daha kalın ve sert bir kemik yapısının içerisinde korunmaktadır. O da beynimizdir, demişti. Düşündüğümüz zaman altına imza atmamız gereken, muazzam çarpıcı bir tespit olduğuna hepimiz kanaat getirebiliriz. Kalın ve karanlık bir kafatası içinde korunan bir et parçası… Beynimiz.

Peki neden bu kadar önemli ki bu ”beyin” denilen et parçası? Diğer organlardan farkı ne? Ne özelliği var? Onu bu kadar mükemmel kılan şey ne? ??? ”İnsanı” diğer tüm ”canlılardan” ayıran; analitik düşünebilme, kavrama, anlama, anlamlandırma, sebep-sonuç ilişkisi kurma fonksiyonlarına sahip tek ve yegane organ olması… İşte Tanrı’nın bizlere hediye etmiş olduğu o muazzam güç. Yeni Ahitte der ki: RAB Tanrı insanları kendi suretinde, kendine benzer şekilde yaratmaya karar verdi. (İnsanın gururu okşanıyor gerçekten.) Tanrı insanı kendi suretinde yaratmaktan ziyade, zeki ve akıllı bir canlı olarak yarattı… İşte bu kadar. Çok fazla süslemeye, dallanıp, budaklandırmaya, mit efsaneleri ile süslemeye gerek yok aslında. Ona; düşünebilmesi için akıl, muhakeme edebilmesi için vicdan ve yaşadığını hissedebilmesi için duygu bahşetti. İşte tüm mesele bu kadar. Bu üçünü yaşayan, yaşatabilen her canlı kendi bünyesinde zaten Tanrı’nın varlığını taşıyor olacaktı. Olacaktı… Olmadı! Ne binlerce peygamber, ne afetler, ne kıyametler… Hiç biri yetmedi, yetemedi bazı şeyleri anlamamıza.

Bir şekilde yolunu bulup; bizi yola sokmaya çalışan dinsel öğretileri, biz yolumuza soktuk. Yazdık, çizdik, karaladık, anlamlarını tartışıp, düşünmekten ziyade olduğu gibi algıladık. Ne demek istediğini, ne anlatmak istediğini asla sorgulamadık. Sorgulayanları; idam iplerinde sallandırdık, dışladık, aforoz ettik, din düşmanı ilan ettik. İlim ve bilimi birbirine düşman ettik. Her şeyin bir tekilden geldiği gerçeğini kabul etmek yerine kendi yolumuzu çizmek istedik. Tanrı’nın bize armağanı olan o küçük et parçasının yarattığı ”bilim” kavramanı yine biz Tanrı adına insanlığa düşman ilan ettik. Bir kez daha başaramadık… İşin en kötüsü de ne biliyor musunuz? Artık o dersin hocası, -anlamayan var mı?, diye sormuyor. Sormayacak…

Friedrich Nietzsche’nin takdire şayan bir sözü var: Tanrı öldü. Tanrıdan geriye bir ölü kaldı. Ve onu öldüren biziz...

Onu katlettik… Onu acımasızca öldürdük…
Bu sözümden ötürü hemen taşlamayın beni! Kabaran o hayvani yobaz duygularınızı şimdi sakince durultun. Tanrı öldü, çünkü: … Hikayenin en başına dönelim.

RAB Tanrı: Adem ile Havva’yı yarattı ve onları Cennetine koydu. Tüm meyveleri yeme konusunda serbest olduklarını ancak bilgelik meyvesini yemenin yasak olduğunu söyledi. Sonra Şeytan olan yılan çıktı ve Havva’yı kandırarak bilgelik meyvesini yemesini sağladı. Havva elmayı Adem’e uzattı. O anda ikisinin de gözleri açıldı ve çıplak olduklarını fark ettiler. Daha sonra RAB Tanrı bunu öğrendi ve önce yılanı, daha sonra kadını, en son erkeği lanetledi ve onları Dünya’ya eziyet çekmeleri için gönderdi.
Hikayenin geri kalan devamı şöyle: RAB Tanrı en çok kadına kızdı. Çünkü onu erkeğinin kemiklerinden ona bir yardımcı olarak yaratmıştı. Onları lanetlediğinde Havva’ya dedi ki: -Eşine bağlı yaşayacaksın, ona yemek yapacak, çocuk vereceksin. Onu memnun edeceksin. Böylece kadının toplumsal konumu belirlenmiş, ilk kölelik sisteminin temelleri atılmış olmuştu. Hem de kendinden başka kimseyi düşünmeyen, inandığı dinin öğretilerini bile saptıracak sapkınlığa sahip, gücü kendinde toplamak isteyen bir din rahibi tarafından. Ve Tanrı işte o an öldü…

Tek bir rivayet ve yanlış yorumlama ile: Dokunduğu her şeyi bereketlendiren, üreten, bir nesil yetiştiren, bir yuvayı yuva yapan kadın, biranda; değersiz, alçak, lanetli, olmasa da olur mantığı ile bakılan, şeytan ile anlaşma imzalayan biri oluverdi. Yetti mi? Hayır tabi ki…

Bugün medeniyetin beşiği olarak gördüğümüz Avrupa coğrafyası işi bir adım ileri taşıyarak kadına bir de: ”Cadı” yaftasını yapıştırdı. Herhangi bir hastalık için şifalı ot mu kaynatıyorsun? Cadısın? Bilim, felsefe, sanat ile mi uğraşıyorsun? Cadısın? Eşin erkek beklerken sen kız çocuk mu doğurdun? Cadısın! Çok mu güzelsin? Kesin vardır bunda bir Cadılık… Cadısın! Hatta bu iş öylesine çığırından çıkmıştı ki bir kadının cadı ilan edilebilmesi için herhangi bir şey olmasına gerek bile duyulmuyordu. Birinin sizi parmağı ile gösterip, -cadı, diye bağırması bile ateşler içinde yakılmanıza yeterliydi.

Avrupa coğrafyasını bırakıp bir de Arap yarımadası bakalım…
Avrupa’dan hiç bir farkı yok. Kız çocuk mu doğurdu? Taşlayın! Erkeğine hizmet etmedi mi? Taşlayın! Erkeğinden habersiz bir işe mi kalkıştı? Taşlayın! Erkeği başka bir kadın almak istedi ve kadın razı gelmedi mi? E ne duruyorsunuz? Taş mı bitti memlekette, taşlayın!

Tanrı insanların vicdanında bir gün değil… Her gün öldü.

Kadını yazıtlarımızda lanetlediğimiz o ilk gün biri çıkıp bu duruma itiraz etmiş olsaydı belki de bugün içinde yaşadığımız toplumun sosyolojik yapısı çok farklı olabilirdi. Dört büyük dinin, dört büyük peygamberlerinin, yenilikçi ve devrimci bir yapıya sahip olduklarını söylemiştim. Onlar, tüm kokuşmuş sistemi derinden sarsarak yüksek sesle, günümüz tabiriyle, -KRAL ÇIPLAK, diye haykırdılar. Tanrı’nın gözünde ve nazarında tüm kulların ayrım gözetmeksizin eşit olduğunu, herkesin yaşamaya ve kendini ifade etmeye hakkının olduğunu, adil ve dürüst bir düzenin gerekli olduğunu yıllarca anlatmaya çalıştılar insanoğluna. Kendi dönemlerinde başarılıda oldular… Sonra? Sonrası; bugün haber bültenlerinde her gün izlediğimiz ve duyduğumuz kadın cinayetleri, tecavüzler, dolandırıcılık hikayeleri, kalpazanlıklar ve her yanımızı saran vicdansız insanlar.

Yüzyıllar boyunca insanoğluna öğretilen şu: Şeytan olan yılan…
İnsanlık var olduğu günden bu yana, yılan her dönemin en önemli sembolü olmuştur. Diğer tüm canlılar ile birlikte insanoğlu da yılandan her zaman çekinmiş ve korkmuş ama ona karşı asla bir kin ve nefret beslememiş, aksine derin anlamları olan bir çok ezoterik anlam kazandırmıştır. Tüm tarih boyunca yılanın kısa ve özlü hikayesini incelediğimizde:

-YILAN-
Yaratıcı yılan:
Üreme, doğum ve gebelikle özdeşleştirilen yılan doğurgan bir eril güçtür. Yılanın
yaratıcı doğası onun yer unsurlarıyla olan bağından gelmektedir. Çünkü yeraltında
hüküm sürmekte olan yılan doğurganlığın sembolü olan toprak ve tarımın ayrılmaz bir
unsurudur.

İyileştirici-tedavi edici yılan: Yılan, kısa zamanda ölüme neden olabilen zehri ve gömlek
değiştirmesiyle de gençleşmeyi ve ölümsüzlüğü çağrıştıran davranışıyla sıra dışı güçleri
olan bir varlık olarak değerlendirilmiştir. Yılanın ölümle “thanatos” dolayısıyla yaşamla
“zoe” yakın ilişkisi, onun insanın yaşam süresinin ya da ömrünün belirleyicisi olan
bilinmeyen güçlerle bağlantılı olduğu fikrini beraberinde getirir. Bu nedenle yılanın
sağaltıcı güçlerinin, ölümle yaşam arasındaki sınırın koruyuculuğunu üstlenişinin
ve tıbbın simgesi sayılışının ve zamanın hâkimi olduğuna inanılmıştır. Çünkü yılan hem öldüren
hem de yaşatan doğasıyla zıtların birliğini kendi bünyesinde içerir ve tıpkı bir ağaçta
birbirine sarılan iki yılan gibi yaşam ve ölümün aslında kol kola gezdiğini ve birbirinden
ayrılamadığını sembolik olarak gösterir.

Anlaşılacağı üzere kutsal metinlere gelene kadar yılanın Şeytan olduğu ile ilgili hiç bir inanç hakim olmamış yeryüzünde. Ama ne zaman ki biri çıkıp, -ya burası bence olmadı! Kadınla erkek nasıl eşit olabilir ki? Ben ondan daha güçlüyüm, çalışan benim, eve ekmek getiren benim, benim sayemde neslim devam ediyor. E libidom da yüksek… Ben sevişmek istediğimde hiç karşı koymadan bir şekilde razı olması gerekiyor. Bence kadının bir şekilde lanetlenmesi lazım. Bir saniye şuralarda bir yerlerde mürekkep olacaktı, dedi ve yılan biranda Şeytan oluverdi. Tabi ki kadın da şeytan tarafından kandırılan bir lanetli.

Tanrı’nın bizimle iletişime geçerken dolaylı ve sembolik anlatımlar ile iletişime geçtiğini biliyoruz. Tanrı hiç bir zaman yeryüzünü dolduran insanlar ile doğrudan iletişime geçme gereği duymamıştır. (Elçileri hariç.) Yolladığı tüm kutsal yazıtların sürekli bir hikaye ve kısa kıstaslar anlatarak, -gelinim sana söylüyorum, kızım sen anla, mantığı ile öğütler vermeye çalışmıştır. Tüm öğütlerini de demin söylediğim gibi sembolik terimler ve ifadeler kullanarak bize aktarmıştır.

Aslında hiç bir zaman doğrudan iletişime geçme gereksinimi ve zorunluluğu yoktur Tanrı’nın. Çünkü biz biliyoruz ki ruhumuzun yaşam damarı ve kalbi olan vicdan muhakememiz Tanrı’nın suretine bürünmüş kurallar barındırır bünyesinde. Şu sözü edilen meşhur on emir… On emiri oturup düşündüğümüz ve üzerinde azıcık kafa yorduğumuzda kendi kendimize, –ya evet… Ben bunları uyguladığımda veya uygulanmasını sağladığımda zaten Tanrı’nın bana vermiş olduğu düşünebilme yetisini kullanarak iyi bir insan olabiliyorum. Beni diğer ilkel canlılardan ayıran en büyük ayrıcalığın bunlar olduğunu fark edebiliyorum, diyebilir. Bunu düşünüp, fark eden o ilkel insan; kendi aleminde bir aydınlık yaşayıp, kişiliğinde ve karakterinde devrimci reformlar gerçekleştirebilir ve iyi bir insan olur. Çok basit. Sadece iyi bir insan…

Peki nedir bu Şeytan yılan ve lanetli kadın hikayesi… Söyleyeyim ben size: Tamamen bir safsata!
Adem, Havva, yılan ve elma kutsal metinlerde geçiyor olabilir evet doğru. Sembolik terimler ve ifadeler dinler terminolojisinde önemli bir yere sahiptir. İşte tam da bu noktada aklımız giriyor devreye…

Aldanmak ile Anlamak arasında çok ince bir çizgi vardır.

Yukarıda yazılı olan kutsal metinin anlamını şu şekilde yorumluyorum:

RAB Tanrı: Adem ile Havva’yı yarattı ve onları diğer canlılardan üstün kıldı (kelam: onları akıllı ve zeki canlılar olarak yarattı.) Gözleri büyülenmiş ve kapalıydı. Hiç bir şeyden habersiz Cennet bahçelerinde dolaşıyorlardı (kelam: henüz hiç bir şeyin farkında değillerdi. Kendilerine bahşedilen akıl ve zekayı etkin olarak kullanamıyorlardı.) Bir gün bilginin ve bilgeliğin sembolü olan yılan onlara bilgelik meyvesini uzattı (kelam: Tanrı bir çok kavramın temelidir. Tüm canlıların suretidir. Sembolik olarak yılan şeklinde Adem ve Havva’yı diğer canlılardan daha üstün kılmak için onlara kendi elleri ile bilginin anahtarını verdi.) Adem ve Havva meyveyi yiyince gözleri açıldı. Doğrunun ve yanlışın ne olduğunu öğrendiler (kelam: bilginin vermiş olduğu gerçeklik ile ilk insanlar neyin doğru veya neyin yanlış olduğu muhakemesini yapabilmek adına vicdan sahibi oldular. Doğru ve yanlışı gördüler ve öğrendiler.) Sonra birbirlerine bakıp utandılar (kelam: kendilerinde bir farkındalık oluştu.) Daha sonra RAB Tanrı tarafından Dünya’ya gönderildiler (kelam: yaratılış amacına uygun ilk canlıların tohumları Dünya’ya serpilmiş oldu.)

Böyle baktığımız zaman kutsal metnin: Her şeyin kendisinde toplandığı ve tekil olan Tanrı kavramı karşında daha akla ve mantığa uygun olduğunu ifade edebiliriz. Günümüzde tüm dini ideolojiler ve din adamları; Tanrı’yı hem tüm vicdani duyguların en üst zirvesi, iyilik timsali, hem de elinde sopası ile geleni geçeni Cehennem ateşlerinde yakmak isteyen bir sadist gibi gösteriyor. İnsanın; kendinde var olan iki yüzlülük kavramını ve bencilliği, -Tanrı böyle istiyor, çünkü o böyle biri, diyerek topluma dayatması: Tanrı’yı insanların nazarında her gün biraz daha öldürüyor!

Tanrı’nın bizi cezalandırmak için Cehennem ateşleri yarattığına inanmıyorum! İnancım şudur ki:
Her insan kendi hayatını; ya Cennet, ya da Cehennem kılandır.
Çünkü biliyorum ki; düşünmek, araştırmak ve sorgulamak için bir zekam, geceleri ise rahat uyumam için Tanrı’nın zuhur ettiği bir vicdanım var. Belki de, -Ben size şah damarınızdan daha yakınım, sözünün altında da bazen bizi ezen ve ağır gelen bu vicdan muhakememiz vardır? Kim bilebilir belki de Tanrı: İnsanın sahip olduğu vicdanıdır…

Yılanın Şeytan olup insanlığa elma uzatarak kandırıp, kandırmadığını bilemem.
Ama bilinen insanlığın Şeytan olup asıl Şeytana vicdanını ikram ederek Tanrı’yı öldürdüğüne eminim.

Rasim Dahiloğlu

ÜÇ ELMA’ için 2 yanıt

Add yours

  1. Tanrı fikrini mitolojik esarete kurban edenlerin iç çelişkilerini çok esaslı bir sorgu yöntemiyle anlatan güzel ve özel bir yazı… Sembollerin saklı bir dili yok esasında, paranteze alınmış gizli anlam ifadesi batıni bir tarzı çağrıştırdığı için daha çok hikmet kelimesini kullanmak sanırım daha isabetli olacaktır. Yeni anlam arayışının hakikat aşkıyla daha çok perçinlenmesini umuyor ve mevzunun daha da derinden işlendiği yeni yazılarınızı umutla bekliyoruz.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: